Bir gösteriş tüketimi olarak: çocuk

Bazen, öylece durup dururken insanın aklına bir fikir düşüverir. Bu fikrin geçmişteki hangi anların toplamından feyz alarak bir cesaretle aklımıza düştüğünü çoğu zaman bilmeyiz. Gerçi bilmek de istemeyiz. Çünkü düşüncenin aklımızda birden bire, yoktan var olduğunu hissetmek, bize çocukça bir sevinç verir.

İşte bazen de bu koca düşünceler içinde kendine yer açan alt düşüncelerden biri, “çocuk sahibi olmak” düşüncesidir. Çoğu insan hayatında bir kez olsun “acaba bir çocuğum olsa nasıl olurdu, neye benzerdi” diye aklından geçmiştir. Bu istek, insani güdülerle bir anda ortaya çıkabildiği gibi, kabullenmesi güç, çok daha vahim “güdülerin” insanı dürtüklemesiyle de oluşabilmektedir. Peki bu vahamet, acaba çuvalını nerelerden beri sürüklüyor?

Ünlü iktisatçı ve sosyolog Thorstein Veblen, o dönemde büyük yankı uyandıran “Gösteriş Tüketimi”nden ilk kez bahsettiği Aylak Sınıfın Teorisi’nde insanı şöyle tanımlar: “Uygarlaşmış bir barbar, aslından ilerleyerek ayrılan bir iki ayaklı.”

Thorstein Veblen

Veblen’in Gösteriş Tüketimi’ne göre; zengin insanların zenginliğinden zevk alabilmeleri için, bu zenginliğin toplum tarafından bilinmesi gerekmektedir. Bir deyişle insan, kültürüyle vardır. Gösterişli harcamalarını, tüketiciler arasındaki karşılıklı bağımlılık doğrultusunda yapar.

Etrafımızda gelişen bütün tuhaflıkları zaman içinde öyle veya böyle kanıksıyoruz. Zira Veblen, insanın aslından ilerleyerek ayrılan bir iki ayaklı olmasının da yanında şöyle eklemiştir: ‘alışkanlıklara göre yeniden şekil almak zorunda olan bir varlık.’

Buna göre düşünürsek günümüzde değişen pek bir şey yok; sürekli olarak yeni alışkanlıklar geliştiriyor, başlangıçta ne kadar “gülünç” görünse de zamanla alışıyor, bu eylemlere önce muhalif, sonra müdahil olarak yaşamımızı sürdürüyoruz. Bunların en hızlı türeyen ve en hızlı benimsenen türleri elbette sosyal hesaplarımız. Sırasıyla Facebook, Twitter ve Instagram’ın hepsine anlamsız bir şekilde direndiğimi, davetleri hemen kabul etmediğimi anımsıyorum. Bugün ise sürekli birinden diğerine neşeyle, adeta seke seke atlıyorum…

Bazen kaynağını el yordamıyla bir türlü bulamadığım bir sırt kaşıntısı gibi hissettirse de, anlarımızı toplumun beğenisine sunmamızın verdiği keyfi kabulleniyor, görmezden gelecek kadar zararsız bir şımarıklığa yorabiliyordum. Fakat bu yeri belirsiz kaşıntıdan çok daha derinlerde, yumru halinde içimize sinsice çöreklenmiş bir durum var.

Heyecanını tümüyle yitiren ve can sıkıntısının olgunlaşmış, yoğun kıvamlı irinlere dönüştüğü bir hayatla, devası olmayan gösteriş merakının tehlikeli birleşimi, bir –bebek- meydana getirebilecek güce sahip. Dedikodunun keyif veren iğnesi bile, bir noktadan sonra tıpkı bir kaplumbağa bağası kadar sertleşmiş irinleri patlatmaya yetersiz kalmaya başlamıştır.

Hiç kimse bu zehirli karışımın eski çağlardan beri doğanın içinde olgunlaşmayı beklemediğini, insanların birbiriyle çekişmeye başladığı ilk günden beri de insanlığa yayılmadığını iddia edemez. Belki bir çiçek, belki de efsanelerde söylendiği gibi bir muz aracılığıyla gelmişti ama bir şekilde insanların kanına sızmıştı.

Bu durumun ilk örnekleri çok eskilere dayanıyor olsa da, yakın tarihte bizzat şahit olduğumuz olaylar da mevcut.

Eskiden, şimdiki daha ılımlı ve anlayışlı kayınvalide modelinden uzak –kaynana- denilen canlılar yaşardı. Oğlunu dünyanın en kötü kadınıyla evlendirdiğine inanan ve hayatı boyunca bundan yakınmaya hazır olan kaynanalar, torun sahibi olacağı haberini aldığı gece, bir tane de kendisi doğurmaya karar verirdi. Ağrılı bir dokuz ayın sonunda ise iki adet bebek, yaşamın tüm boşluğunu gözlerine doldurmuş halde etrafa bakınıyor olurdu. Gösteriş arzusunun pençesine tutulmuş tüketim rekabeti öylesine yoğun, öyle canlıydı ki, dokuz ay sonra nefes alan, yürüyebilen ve ses çıkaran bir şeye dönüşmüştü.

Tabii o zamanlar sadece dar bir çapta, en fazla iki sokak öteye kadar akıtılan zehir, zaman içinde tüm dünyaya ulaşabilir hale geldi.

Günümüzün modeline gelecek olursak; bebeği bir gösteriş malzemesi olarak kullanmaya yatkın anne adayı, büyük ihtimalle zaten bir annedir. Büyütüp belli bir yaşa getirdiği çocuğu veya çocukları vardır ama o dönemlerde aksi gibi, internet kullanımı yaygınlaşmamıştır. Yeni bir çocuk için biyolojik açıdan riskli sayılacak yaşta olsa bile, bu riskleri göze almaya hazırdır. İlk kez anne olacak adaylar ise, tanımlayamadıkları bir yoksunluk içindedir. Belki de, -sunum önemlidir- başlığıyla sergilediği hilkat garibesi sofralar, artık ona istediği tatmini yaşatmamaktadır.

Öyle veya böyle, nihayet bebek dünyaya gelir… İlk ultrason görüntüsü paylaşımıyla Facebook duvarı şenlik yerine döner… Bebeğin anne karnındaki biçimsiz, hücre halinden itibaren her adımını tanırız. Yüksek çözünürlüklü, kanlı göbek bağı ile başlayan yolculuğun sonraki dönemlerinde onunla parka gider, hastalanır, yemek yer, şarkı söyleriz. Daha önümüzde bebeğe yetişkin kıyafetleri giydirilerek çekilmiş moda fotoğrafları, bu fotoğraflar sayesinde kazanacağı sevimlilik yarışmaları vardır. Bebeğin varlığını bir tane değil, birden fazla yöntemle ispatlamak zorunludur. Bu aşamaları unutmak veya atlamak söz konusu değildir. Elbette istersek atlayabiliriz. İstemediğimiz görüntülere maruz kalmamamız için yöntemler geliştirilmiştir; fakat bir çeşit katalepsi halinde olan biteni izleriz.

Anne ile bebek arasındaki enteresan ilişkide, eğer ezkaza bebeğe doğar doğmaz bir Facebook hesabı açılmamışsa –ki bizim örneğimizde bu düşük bir olasılık- bebek birincil tekil ağızdan konuşturulmaktadır. “Bugün annemle gezmelere gittik” ya da “babam evlilik yıldönümleri olduğu için annemi yemeğe çıkardı, ben de bütün akşam yaramazlık yaptım!” gibi… Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, hayatta sahip olunan her şeyin, bebeğin sahip olduğu sevimlilik süzgecinden geçirilerek anbean aktarılmasıdır. Bir süre sonra bebeğin hayata dair bir fikri olduğunu, doğru ve yanlışı bizden çok daha iyi ayırt edebildiğini hissetmeye başlarız. Bu sırada mantığımız parmak uçlarında yürüyerek sessiz ve yavaşça kapıyı üzerimize kapatmış, bizi terk etmiştir.

Aslında anlatıcının üç aylık bir dış ses olduğu bir çeşit oda tiyatrosuna şahit olmaktayızdır. Bir diğer önemli nokta ise, gösteriye ara verilmemesi gerektiğidir. Perde gereğinden uzun süre kapalı tutulduğunda, seyirci (biz) huzursuzlaşmaya başlayacaktır.

Bu süre zarfında uğraşlar meyve vermeye devam eder. Bebekle birlikte gerekli sinyali alan ve hem olumlu, hem gerçek dışı tepkiler veren toplum sayesinde, annenin gözlerinden oraya buraya kaçışmış ferler, yeniden usul usul toplaşır. Duvara kopyala-yapıştır edilen her bir nazar duası, her bir mavi boncuk; sert, koca irini patlatmaya yetmiş, zehri ılık ılık akıtmaktadır.

Michael Jackson’ın 2002 yılında Berlin’de bebeğini camdan sarkıtması, aslında tüm bu anlattıklarımın karikatürize bir sembolü olarak zihnimde yer etmektedir. Otelin önünde toplaşan bir grup hayranına bu gösteriyi yaparken yine de bebeğinin yüzünü bir havluyla kapatması, bu hareketin bıkkınlıkla dışa vurulan bir çeşit başkaldırı olduğunu düşündürse de, gerçeğin ne olduğunu asla bilemeyiz.

Sonuç olarak, topluma sunacağımız zenginlik tükenmişse veya mal varlığımıza olan tepkiler artık bizi tatmin etmiyorsa, içimizden bunu harcayacak bambaşka bir zenginlik, bir bebek, bir yaşam doğurabiliriz. Kulağa acımasızca geliyor olabilir ve hiçbir ebeveynin, bebeğini gösteriş tüketiminin bir parçası olarak kullandığını kabul etmeyeceği bir gerçektir. Fakat insanoğlu, bunu gözünü bile kırpmadan pekâlâ yapabilir.

İnsanın sırf can sıkıntısından çocuk yapmak istemesi aslında şaşılacak bir durum olmasa da, zaten acımasız ya da “tuhaf” gelen her davranış her geçen saniye normalleşmeye devam ettiği için, ardımıza baktığımızda kör edici bir beyazlık haricinde hiçbir şey görmeyiz. Keiji Nishitani’nin, “yaşamımız hiçlik uçurumunun eşiğinde sallantıda durur ve her an ona geri dönebilir” söyleminde olduğu gibi, ‘her tuhaflık, normallik uçurumunun eşiğinde sallantıda durur ve her an normalleşebilir.’

Bu yazıyı da, bir tuhaflığın daha eşiğin ucundaki son çırpınışları olarak tanımlayabilirsiniz.

Yorumlar

Yorum

Paylaş : Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn0Share on Google+0Email this to someone