2015, Türk Sineması açısından iyi bir yıldı diyebiliriz. Abluka, Limonata, Sarmaşık gibi gayet iyi filmler izledik. Türkiye yakın tarihine odaklanan Abluka, Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldı. Derken, Türkiyede’deki kadın sorununu eşeleyen Mustang, Cannes’da Europa Cinemas Label ödülü kazandı ve Fransa adına Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adayı oldu.

Mustang, Deniz Gamze Ergüven’in ilk uzun metraj filmi. Bu yazı da, Mustang’in bir eleştirisi olacak. Zira filmde çok ciddi bazı sorunlar bulunmakta.

Sinema eleştirmeni Serdar Akbıyık’ın, Mustang’in basın gösterimi sonrasında şöyle nefis bir eleştirisi var; “Mustang’in yönetmeninin en büyük hatası Türkleri Katolik sanması.”

Genel itibariyle eleştiriyi iki başlıkta yapabiliriz; Samimiyetsizlik ve Feminizm. Birincisi Serdar Akbıyık’ın da vurguladığı üzere; yönetmen Türkiye’yi bilmiyor, tanımıyor. Zaten uzun yıllar yurtdışında yaşamış. Muhtemelen ara ara Türkiye’yi takip etmeye çalıştı ancak burada yaşamayan birinin anlamlandırması pek de mümkün olmayan o devasa saçmalıkları içselleştirebileceği bir sosyal ortamda bulunmadı. Öyle olmalı ki bu kadar Türkiye’den uzak bir film çıktı ortaya. Diğer taraftan senaryoyu beraber yazdığı Alice Winocour, bir Fransız. Tam da bu sebepten Mustang’daki bağnazlık, muhafazakarlık, toplumsal baskı Katolik bir karakterde. Türkiye’de bağnazlık, baskı yok mu? Var. Allahı var hatta. Ama böyle değil. Türkiye’de hiçbir “isyankar” genç kız ebeveynlerini kızdırmak/kendi gücünü göstermek için, amcası arabayı yol kenarına park edip para çekmeye bankaya gittiğinde sokaktaki genç ergeni arabaya alıp sevişmez. Ya da 10-12 yaşında bir kız çocuğu, baskı altına alınmış kadını “bok rengi elbise” temsiliyle ifade edemez. Bırakın Karadeniz’i, Türkiye’nin hiçbir köyünde ya da kasabasında Mustang’deki 5 kız kardeşin yaşadığı Doğu-Batı arasına sıkışmış hayat yok. Velhasıl; “kadın”la ilgili konularda gazete, sosyal medya, filmler, romanlar ve sair materyaller aracılığıyla başkalarının deneyimlerinden edindiğimiz bilgiyi alıp Türkiye’de İnebolu’nun bir köyünde yaşayan 5 kız kardeşle anlatmaya çalışırsak, ortaya Mustang gibi grotesk bir eser çıkıyor.

İkinci ve daha büyük sorun bence yönetmenin “kadın”ı resmediş biçimi. Feminist literatür genel olarak bize diyor ki, sanat alanında resmedilen kadın figürü, erkeğin gördüğü ya da görmek istediği şekildedir. Bu nedenle kadın eserlerde iki arketipte yer alabilir; erkeğe itaat ediyorsa Evdeki Melek, etmiyorsa Canavar. Eserlerde kadının bir derinliği yoktur, çünkü eser bir erkeğin kaleminden çıkmıştır ve erkek, kadını bir meta olarak resmeder (Sandra Gilbert ve Susan Gubar meşhur Tavanarasındaki Deli Kadın eseri “Kalem, metaforik bir penis midir?” cümlesiyle başlar misal). Feminist mücadele sayesinde bu erkek egemen yapı günümüzde ciddi deformasyon yaşamışsa da, halen pek çok eserde kodlarını görmek mümkün. Mustang, her ne kadar kadın sorunlarına eğilmiş bir film gibi görünse de aslında konuyu ele alışı babında ciddi sıkıntılar barındırıyor. Örneğin, 5 kız kardeşin tamamının gayet güzel kızlardan seçilmiş olması ciddi bir sorun. Farklı kadın tiplerinin farklı şekillerde sinemasallaştırılması, kadınlara karakter verilmesi, kadının kendi söylemini yaratması ne yazık ki Mustang’de yok. En basit ifadeyle, 5 kız kardeşten hiçbirinin belirgin özelliği/karakter derinliği yok. Hikayeyi bize anlatan küçük kardeş haricinde tüm karakterler karbon kağıdıyla çizilmiş gibi neredeyse birbirinin aynı. Bu şekilde bakıldığında kadın sorunlarına eğilme iddiasında olan bir filmin, yüzyıllardır süregelen erkek egemen kodları hem içerik hem biçimde yeniden üretmesi ile “kadın mücadelesi”ne fayda sağlaması pek de mümkün değil. Diğer taraftan 2. büyük kardeşin bulunduğu tüm sahnelerde seksi ses tonuyla gözlerini kısa kısa konuşması, 3. kardeşin amcasını kızdırmak için yol kenarındaki genci arabaya alıp sevişmesi gibi kadını metalaştıran ayrıntılar da filmin amacına tezat oluşturuyor. Dolayısıyla içselleştirilememiş kavramlar ile büyük laflar etmeye kalkınca böyle sorunlar ortaya çıkabiliyor.

Son olarak iki nokta daha var beni epey rahatsız eden. İlki; ensest, toplumsal baskı, çocuk evlilikleri, tecavüz gibi kadın denilince akla gelen tüm keyword’lerin karman çorman bir şekilde filme eklenmiş olması. Ki bu filmi biraz da kamu spotuna dönüştürüyor. İkincisi ise filmde resmedilen büyük sorunlara çözüm olarak hiçbir ayrıntı vermeden, bunun için kafa yormadan “eğitim şart” cevabının verilmesi. Tarihi, yalanlar üzerine kurulu bir memlekette çözüm olarak eğitimi göstermek, sırtındaki kamçının ancak rengini değiştirebilir.

Ayrıca kapsamlı ve tutarlı bir film çekebilmek için uğraşmak, filmdeki dolabın içine #DirenGezi yazıp etiketçilik yapmaktan evladır.

Yorumlar

Yorum

Paylaş : Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn0Share on Google+1Email this to someone