The Congress – İnsanlığın Sonuna Doğru

Israilli yönetmen Ari Folman, bir önceki filmi Waltz With Bashir’de geçmişinin peşine düşen bir adamın zorlu bir yolculuk sonrasında kendini bulmasını sağlıyordu. Merkezinde “insan” vardı. The Congress’te ise bir önceki filminde masaya yatırdığı “insan”ın geleceğine dair büyük bir tartışma açıyor. Bunu yaparken de bilim kurgunun babalarından sayılan, başyapıtı kabul edilen Solyaris adlı romanı sinemanın en önemli yönetmenlerinden Andrei Tarkovski ve Amerikan sinemasının ağalarından Steven Soderbergh tarafından sinemaya uyarlanmış Stanislav Lem’in bir diğer romanı Gelecekbilim Kongresi’den yola çıkıyor. Ancak The Congress’e tam anlamıyla uyarlama demek pek doğru olmaz. Lem’in Gelecekbilim Kongresi’nde yarattığı distopik dünyadan yola çıkan, daha doğrusu o dünya ile aynı dna’lara sahip bir film The Congress.

the-congress

Filmi izlemeyenler için bir miktar spoiler olabilir bundan sonraki bölüm.

Geçmişin ünlü yıldızı, şimdiyse kırklı yaşlarında artık rol bulmakta zorlanan aktrist Robin Wright’ın, film şirketi ve menejeriyle arasındaki ilişkiyi merkeze alarak başlıyor film. Ari Folman, live action olarak başlayan bu ilk bölümde endüstriyel sinemaya çok ciddi bir eleştiri getiriyor. Bu eleştiriyi de isim vererek, provokatif bir şekilde yapıyor. Zira Robin Wright’a menejeri aracılığıyla nihai sözleşmeyi teklif eden film şirketinin adı, endüstriyel sinema devlerinden Paramount ve Miramax adlarının birleşimi olan Miramount. Sözleşmeye gelince; Miramound eskiden onlara çok para kazandırmış ama artık kimsenin rol vermek istemediği, yaşlanmış Robin Wright’a son bir sözleşme önerir. Buna göre Robin’in dijital bir kopyasını çıkartıp istedikleri filmde, istedikleri şekilde oynatacaklardır. Artık “iyi oyunculuk” için oyuncuya ihtiyaç yoktur (CGI, motion capture gibi günümüzün trend sinema teknolojilerinden yola çıkarak pekala böyle bir projekiyon yapılabilir). Sinemanın geleceği artık buraya gidiyordur. Robin başlangıçta buna sıcak bakmaz ama çok seçeneği de yoktur. Kabul eder. Dijital kopyanın çıkartılacağı stüdyoda menejeri Harvey Keitel ile yaptıkları konuşma ile live action olan ilk bölüm sona erer. Bu konuşma, filmin en iyi sahnelerinden biri bence. Ek olarak bu live action bölümün kafası, ruhu Black Mirror’a fazlasıyla benziyor.

thecongress_robin_happiness__medium

Ari Folman sinemanın formunu esnetmeyi seviyor belli ki. Waltz With Bashir’le animasyon-belgesel denebilecek bir türe girip alnının akıyla işin altından kalkarken, The Congress ile live action ve animasyonu mükemmel bir şekilde sentezliyor. The Congress’in animasyon karakterinin temelinde Waltz With Bashir’in üslubu ve bol bol LSD var diyebiliriz sanırım.

the-congress-2

İkinci bölüm ise Robin Wright’ın dijital kopyasının çıkarılmasından 20 sene sonrasında başlıyor. Miramound’un animasyon şehri Abrahama’da gerçekleşecek Gelecekbilim Kongresi’ne davet edilen Robin Wright, şehrin girişinde güvenlik görevlisinin verdiği bir kapsüldeki kimyasalı koklayıp animatif dünyaya geçiyor. Bundan sonraki kısım tamamen sürreel. Animasyondaki LSD etkisi de bundan dolayı. Robin Wright’ın animatif dünyadaki iç hesaplaşmaları, umutları, beklentilerinin merkezde olduğu bir yolculuk var bundan sonra. Herkesin hayalinde olmak istediği kişiye dönüştüğü; Michael Jackson, Hz Isa, Marilyn Monroe’ların kadrajlara sığmadığı bir dünya bu. Bu bölüm için senaryoda biraz kopukluklar olsa da (gerçi bir kez izledim filmi, benim denyoluğumdur belki de) finale kadar müthiş bir tempoda ilerliyor The Congress. Sonunda ise Robin Wright’la beraber ütopyadan uyanıp distopyaya geçiş yapıyoruz.

Bir anlamda fazlasıyla kendine dönük bir sanatçı diyebiliriz Ari Folman için. Zira ilk filmi Waltz With Bashir’de, arkadaşlarıyla ortak anılarında yolculuk edip kendi geçmişini deşerken, The Congress’da ise sinemadan, yani ürettiği meta üzerinden insanlığı irdeliyor. Dolayısıyla aslında filmlerinin bir nevi biyografik olma özelliği de var bana kalırsa.

Gelecekbilim Kongresi’nde 1984 ve Cesur Yeni Dünya’ya göre farklı olarak distopyanın kurucusu insanın kendisi. 20 milyar nüfusun olduğu bir sefalet dünyasında, kimyasalların yarattığı sanal bir gerçeklikte/”cennet”te olmayı insan seçiyor. Bu anlamda 1984, Cesur Yeni Dünya, The Matrix gibi bilindik distopyalardaki “insanlığı ele geçirmeye çalışan kötü” figürünün yıkıldığını görüyoruz. Bunun yerine kendiyle karşılaşan insan ve kabulleniş var. Kendiyle karşılaşan insan tamamen çıplak. Ne kadar boktan bir canlı olduğunun farkında artık. Fakat elinden bir şey gelmiyor. Yapabileceği tek şey kendi sonuna doğru ilerlerken gördüklerini, hissettiklerini kimyasallarla “güzel”leştirmek.

Ari Folman, ilk filmi Waltz With Bashir’de kendi “kötü” geçmişini tüm çıplaklığıyla keşfediyor ve kabulleniyordu. The Congress’te ise insanlığın “kötü” geleceğini sinema sektörünü kadrajın tam ortasına alıp gösteriyor.

Aslında günümüz şartlarında akıllı telefon, internet ve sosyal medya gibi sosyal yalıtım yaratan “şey”lerin hayatımızda ne kadar önemli yer kapladığını görünce Stanislav Lem’in Gelecekbilim Kongresi’nde ve onun çocuğu The Congress’te işaret edilen sonun, 1984 ya da Cesur Yeni Dünya’da kurgulanan distopyaya göre çok daha gerçekçi olduğunu kabul etmek gerekir diye düşünüyorum. (Bu bölümle ilgili olarak şuraya da bakmak elzem)

Orijinal yazı: https://morukbuiyi.wordpress.com/2014/09/19/the-congress-insanligin-sonuna-dogru/